10 Ekim 2018 Çarşamba

Renkler - Derya Boral


RENKLER



GRİ

Çay kaşığının çıkardığı ses, kahvehanenin içinde uzunca bir süre yankılandı. Elindeki zarfları birer birer inceleyip masanın üzerine koyuyordu. İsimler, şehirler, hikâyeler… Her birinin bir hikâyesi vardı. En çok, renkli olanları severdi. Mavi, yeşil, sarı... Bugün renklilerin sayısı azdı. Bu, her ne kadar onu biraz mutsuz etmişse de beyaz zarfların keyfini kaçırmasına izin vermedi ve çayından aceleci bir yudum daha aldı, bardak yarılandı. Elindeki son zarfı masaya koyarken zarfın ağzının açık olduğunu fark etti. Kalbi, güm güm atmaya başladı. Bu mesleğe başladığından beri üçüncü kez, ağzı açık olan bir zarfla karşılaşıyordu. Zarfın kapağını araladı. İçinde yeşil bir kâğıt vardı. Nedense hiç düşünmemişti içindeki kâğıtların da renkli olabileceğini.

Omzuna dokunan nasırlı, büyükçe bir el ile irkildi.

- Mustafa, var mı bize bir şeyler?

Elindekini apar topar kapattı, diğer zarfların üstüne koydu. Avuçları terlemişti. Ellerini, jilet gibi ütülü pantolonuna sildi ve çantasında bir şeyler aramaya koyuldu. Bu mahallenin posta işi kendisine verileli henüz bir hafta olmuştu; mahalleliyi tanımak için kısa bir süre ama yine de her mahallede çabucak kendini tanıtan tipler çıkardı.

- Buyur Arif abi, bankadan.

- Yine mi lan! Ağzına tükürdüğümün bankası!

Hava kararmak üzereydi; kahveden çıktı, elinde kalan zarfları teslim etmek için adımlarını iyice hızlandırdı.

“Menekşe Sokak, Abdüllatif Apartmanı, işte burası.” Apartman kapısı açıktı. İçeri girdi. Yeniden mektuba baktı. “Daire No:2” Merdiven çıkmayacaktı. Bugün çaldığı kaçıncı zildi? Açan olmadı. Bir kez daha çaldı zili. Ses yok. Zarfları posta kutusuna atmak hiç içine sinmezdi. Kapının kenarına sıkıştırdı. Bahçe kapısını büyük bir gürültüyle kapatırken tülün arkasında meraklı bir çift gözün kendisine baktığını fark etti. Durakladı. Elini bahçe kapısının üzerine koyarak başını demirlerin arasından hafifçe öne uzattı. Tül panikle sallandı, gözler kayboldu. Elindekileri, bu adrese gelen bir başka şey var mı diye hızlıca gözden geçirdi, yoktu. Omzunu silkti, yoluna devam etti.

Dağıtılacakları dağıtmıştı ve şimdi buraya beş kilometre ötedeki evine gitmek için yürümeye başlayabilirdi. Evine vardı. Apartman girişindeki posta kutusunu kontrol etti. Kutudaki zarfı aldı, evinin kapısına doğru yöneldi. Kapıyı açtı; zarfı, kimin gönderdiğine bakmadan ferforjenin üzerine bıraktı. İçeride ağır bir koku vardı. Mutfağa geçti. Buzdolabını açtı, yüzünü ekşiterek tencerelerden birini balkona çıkardı. Sonra yatak odasına geçti üniformasını çıkarıp askıya astı.





SARI

Perdeyi araladı ve biraz önce kapıyı çalan kişinin giden postacı olduğunu anladı. Bir an göz göze geldiler. Perdeyi hızlıca kapattı. Kapıya doğru yöneldi. İç kapıyı açtı, demir kapıdan içeri atılmış beyaz zarfı gördü. Hızlıca kimden geldiğine baktı. İçi ısındı. Kapağı açıktı, duraksadı, aldırmadı, yeşil kâğıdı çekip aldı. İlk paragrafı okurken titredi ve ikinci paragrafı bitirince mektubun sonuna baktı, bir imza veya isim yoktu. Hızlıca vestiyere doğru gitti. Kabanını aldı. Anahtarı kapının üzerinden çekip evden dışarı çıktı ve dış kapıyı bir hamleyle iç kapının üzerine doğru itti. Bahçe kapısından çıkınca önce sağına sonra da soluna baktı; sokağın bitiminde postacının üniformasının tek paçasını ve altında ayakkabısının tabanını gördü. Hızlıca takibe koyuldu. Yolda, insanların arasında konuşmak istemedi ve takip etmeyi sürdürdü. Postacı bir apartmana girmişti. Apartman kapısı kapanmadan yetişti, arkasına döndü, geldiği yolu hatırlamak için sokağa baktı ve içeri girdi. Postacının dairesine girişini izledi ve elindeki mektubun ilk paragrafını tekrar okudu. Tutamadı kendini, ağlamaya başladı. Sonra, nedense aklına gelen şeye inandığını belli edercesine toparladı kendini. Kabanının koluyla yanaklarını sildi. Kapıyı çaldı.

-Kim o?

-Şey…

-Kimsiniz?

-Ben..,Bir dakika kapıyı açar mısınız?

Kapı, ancak gelenin tanınmadığı veya sevilmediği zamanlardaki kadar ayrıldı pervazından. Postacı uzattı kafasını.

-Buyrun?!

-Ben, biraz önce evine posta bıraktığınız kişiyim. Ezel Yılmaz.

-Evet?!

Elinde tuttuğu mektubu postacıya doğru uzatarak:

-Şey, bu mektup benim mektubum değil. Yani, mektubun ağzı açıktı. Siz bana gelen mektubu okumuş ve değiştirmişsiniz.

-Nasıl? Anlamıyorum ne dediğinizi.

Postacı, terleyen kendi ellerinin farkına vardı. “Acaba biri onu okumaya çalıştığımı gördü de kadına haber mi verdi?”

-Bana mektubumu verir misiniz, diyorum.

-Hanımefendi, sizin mektubunuz elinizde zaten. Gönderen kişi kapatmamıştır, ben fark etmedim bile. “Keşke kapatsaydım ağzını!”

-Beyefendi, bakın bu mektup benim mektubum değil! Hem öyle olsa yeşil olur mu? Ben yeşil sevmem ki! İçinde de saçma saçma şeyler yazıyor zaten!

-Hanımefendi, ister inanın ister inanmayın ama bana gelen ve dağıtmam için verilen mektup elinizde tuttuğunuz mektup. Lütfen uzatmayın!

Postacı, kapı aralığını iyice daraltmaya başlayınca kadın elini kapının üzerine koyarak aralığı açmaya çalıştı.

-Sizi şikâyet ederim!

-İstediğiniz yere şikâyet edebilirsiniz!

Postacı aralığı daha da azalttığında kadın, inandığı şeyi yitiren her insan gibi yavaş yavaş çöktü. Yine de elindekini adama göstererek, son dirençle:

-Bu mektup bana gelmiş olamaz. Bu mektubun içindekiler bana yazılmış olamaz. Lütfen mektubumu geri verin.

Son cümlesini buruşan yüzü, birbirinden ayrılan dudakları, içten gelen bir sarsıntının oluşturduğu görüntüyle tamamladı.

Postacı, ağlamaya başlayan ve sarsıntıları şiddetlenen kadının bayılacağını sezdi, kapıyı sonuna kadar aralayarak kollarını uzatıp kollarından yakaladı onu. Fakat bir süre sonra kadının ağırlığı arttı ve adam bir adım daha ileri atarak kavradı kadının vücudunu, kucakladı. Evine doğru bir adım attı, sağ ayağıyla arkasında kalan kapıyı itip salona doğru geçti.





SİYAH

Çayından bir yudum daha aldı, otogarda anons duyuldu. Kalktı, otobüse bindi. “Otur köşeye diyeceğim. Otur, dinle. Gözlerine bakacağım önce ki anlasın nasıl seviyorum onu. Sonra, ellerini avuçlarımın arasına alacağım. Biliyorum, paranoyalarım insanı canından bezdiriyor; ama sevgiden hep sevgiden bunlar. Baktım ikna olmuyor, sakinleşmiyor, vur diyeceğim bana, vur ki sakinleşesin.”

Sayıkladı ya da kendini bir şeye inandırmaya çalıştı. Yolculuğu böyle geçti.

Varmak istediği yerin otogarında indi ve otobüs durağına doğru yürüdü. Otobüs kalabalık ama içinden konuşmaya devam etti.

“Zarf varmamıştır, kaybolmuştur belki. İlahi adalettir. Of! Ya vardıysa? Yazdıklarımı hak etmemişti o. Hak etmemişti işte. Nasıl yazdım? Neyse, mektup ona ulaşmadan ulaşacağım ona. Sonra elimdeki bu mektubu vereceğim. Diyeceğim, sen o gelecek mektubu hiç okuma. Yok, eğer mektuptan önce ulaşırsam diğer mektuptan hiç bahsetmeyeyim bence. Of! Hiç hak etmemişti o yazdıklarımı.”

Bu mahalleyi hiç sevmezdi. “Hızlandı. Varmasına üç yüz-üç yüz elli metre kala apartmanın bahçe kapısının önünde onu gördü, elinde bir zarfla, telaşlı. Hayıflandı. “Yetişemedim. Nereye gidiyor. Anlarız şimdi?”

Takip etmeye başladı. O yürüdü, kendi yürüdü. O yürüdü, kendi yürüdü. O, bir apartmanın giriş kapısına vardığında döndü ve arkasına baktı. Korktu, fark edildiğini düşündü ve en yakınında bulunan ağacın arkasına attı kendini. Bir süre bekledi, sonra başını uzattı ağacın arkasından baktı, apartman girişinde kimse yoktu. “Şimdi beklerim biraz, durumu bir anlayayım. Ya düşündüğüm şeyi yapıyorsa? Öldürürüm lan onu!” Tedirgin adımlarla kadının kaybolduğu girişe doğru yürüdü. Yaklaştı. Boynundan aşağısını kapının sağ yanındaki duvara doğru yapıştırıp başını uzattığı şekliyle içeriyi görmeye çalıştı. Camlar o kadar kirliydi ki bir şey göremedi. Elinin birini uzatıp itti kapıyı. Açılmadı. Doğruldu, ileriden apartmana doğru gelen bir çift gördü. Yaklaştıklarında onlara güven vermek için gülümsedi. Çift kapıyı açtı, içeri girdi. Onu gördü, az ilerideki dairenin önünde. Kollarından tutmuş bir adam, sonra kucağını aldı onu. Gözden kayboldular.

“Vay adi! Elindeki mektup benim mektubum bile değilmiş demek ki. Biliyordum lan, biliyordum işte. Şimdi görürsünüz siz.” Kapıya yaklaştı, yumruğunu sıkıp kapıya doğru kaldırdı, tam vuracakken “Değmez, gerçekten değmez.” İndirdi yumruğunu, elindeki mektuba baktı. İki eliyle mektubu parçaladı ve kapının önüne attı. “Az bile yazmışım.” Kapının yerle birleştiği yere doğru tükürüp apartmanı terk etti.

Hiç yorum yok:

Renkler - Derya Boral

RENKLER GRİ Çay kaşığının çıkardığı ses, kahvehanenin içinde uzunca bir süre yankılandı. Elindeki zarfları birer birer in...

En Çok Okunanlar